8 Eylül 2010 Çarşamba

Simülakrlar ve Simülasyon




Baudrillard'ın Simulasyon kuramını daha geniş kapsamlı ve daha net olması açısından örnekler ve başka kaynaklarla desteklemek için, yüksek lisans araştırma projelerimden olan "Bir Gerçeklik Mimarı Olarak Medya" isimli bilimsel makalemi burada paylaşmaya karar verdim.

Bir Gerçeklik Mimarı Olarak Medya


    Bizi bir insan olmanın, bir birey olmanın ötesinde kendine özgü, özgür ve biricik yapan şeyler; inançlarımız, sadece duygularımız, düşüncelerimiz, hayata bakış açımız, içinde yaşadığımız gerçeklik ve hayata olan tutumumuz; bizim olmayabilir. Biz hiç inanmamış, duymamış, düşünmemiş, kavrayamamış olabiliriz. Aslında varolan değil, bize öğretilen bir hayatı, öğretilen şekilde arşınlıyor olabiliriz.

    Gerçek eskisi kadar net değil. Kokladığımız bir çiçeğin, içtiğimiz içeceğin, gördüğümüz manzaranın güzel olup olmadığına verdiğimiz kararın kendi kararımız mı? Onların kararı mı olduğu birbirine karışmaya başladı.

   Sistemin simülasyon dehaları, medya silahlarını kullanarak, anlamları göstergelere indirgeyip, daha sonra ezmiş, küçültmüş, bozmuş ve değiştirmişti.


 “Gerçek yaşamın algılanması ve değerlendirilmesi zorlaştıkça yeni bir sorun alanı doğar. Bu yeni alan anlamın üretilmesini öngören kültür endüstrisidir. Kitlesel üretim yoluyla çoğaltılan kültürel ürünler farklı bir endüstri anlayışını da beraberinde getirmiştir. Medya, modernleşme sürecinde yaşanan toplumsal çözülmenin kültürel ve enformatik boyutunu taşır.”[1]


   Günümüz modern dünyası; maskelerin, ruhtan daha önce ciddiye alınan markalı kıyafetlerin, bizi ve etrafımızdaki tüm gerçeklikleri çarpıtarak gösteren medyanın aynalar odasının hep birlikte oluşturduğu kaotik bir karnavala dönüşmüş durumda.
   Bir çok şeyin gerçeğini görmeden, görsel medyada tanışmışlığımız vardır. Asla görememe ihtimalimiz vardır, var olmama ihtimali vardır. Asla yaşanmamış olayların simulasyonlarını izleyip etkilenebiliriz. Hatta tarihe geçirebiliriz. Kurgulanmış ile yaşanmışı ayırt etme şansımız çok düşük.


[1] Sadık GÜNEŞ, Medya ve Kültür, Vadi Yayınları 2001, s.74


GERÇEKLİK KAVRAMINA FELSEFİ BAKIŞ
   
    Gerçeklik kavramı, yüzyıllardır felsefenin ana tartışma konularından biri olmuştur. Yıllarca bu soru olmuştur.
    Peki, gerçek nedir?
    Realizmin savunduğu gibi; bizim zihnimizden bağımsız olarak varolan mıdır? Russel’ın dediği gibi algımızın sınırlılığı mıdır, mutlak gerçeklikle aramızdaki? Ya da postmodernizmin savunduğu gibi; öyküleme ve yansılamanın ötesinde tek ve mutlak olarak geçerliliği temellendirilebilecek bir hakikat olamaz mı?
     Gerçek bildiğimiz, ya da inandığımız mı? İnandığımız gerçekliğin, sadece inancımız olduğunun farkında mıyız?
   Cahillik mutluluk mudur?
   Olduğumuz yer gerçeğe baktığımız nokta gerçeği belirlerken, gördüğümüz şeyden şüphe duymaya başlamalıyız.
 
  “Platon’un 2400 yıl öncesine ait kitabı ‘Cumhuriyet’, duvardaki gölgeleri gerçek sanan mağara sakinlerinden söz eder. Daha önce hiç karşılaşmadıkları için gerçek olanı bilmezler, cahilliklerinin farkında değillerdir. Platon için bu sadece maddi dünyayı bilgisine sahip olup, ona göre, gerçekliğin arkasında duran ve onları mümkün kılan fikirlerin, formların bilgisine sahip olmayan insanların durumu için nesneldir. Çok saha sonra, on yedinci yüzyılda, Descartes bütün inançlarımızın yanlış olma olasılığı üzerine fikir yürütür. Düşünceler kitabında, bilgi için sağlam bir zemin bulma amacıyla, en baştan, sıfır noktasından başlamak için, ilk bölümde istisnasız bütün inançlarımızın kuşkuya açık olduğunu gösterir. Duyularımızın güvenilmezliğinden başlar, fakat bunun istediği şeyi sağlayamadığını görür. Sonra, her şeyi düşümüzde görüyor olduğumuz olasılığı üzerine düşünür. Fakat Descartes her zaman düş içinde yaşamış olamayacağımızı, çünkü düş içeriklerinin sadece düşler tarafından üretilmiş olamayacağı sonucuna varır. Bu seferde bizi sistematik olarak aldatan –öyle ki bütün inançlarımız yanlıştır- kötücül bir cin olasılığını düşünür.”[1]
 
  Descartes’ın ihtimali üzerinden durduğu bu kötücül cinin görevini, bugün medya üstlendi.






[1] Dawid WEBERMAN, Matrix Simülasyonu ve Postmodern Çağ, William IRWIN(der.), Matrix ve Felsefe,  s.266


SİMÜLASYON KURAMI
  
    Ünlü düşünür Jean Baudrillard ile literatüre geçen kuramdır. Baudrillard, gerçekliğin kapitalizm ve kitle iletişim araçları tarafından emilerek, başka bir gerçekliğe, hipergerçekliğe dönüştüğünü savunur. Bu durumda gerçek olanla olmayan arasındaki ayrım kalkmıştır, bunun yerini simülasyon ve simülakrlar almıştır. Simulakr taklit değildir, gerçeğin kendisidir. Platon’un mağarasındaki gölgeler simulakra örnek verilebilir. Baudrillard simuklar’ı  Simulacra and Simulation” kitabının girişinde şöyle tanımlar:

   "Hakikat, ortada bir hakikat bulunmadığını gizlemeye çalıştığından -simulakrların hakikati gizleme şansı yoktur. Simulakr hakikat demektir"[1]
  
    Körfez savaşının gerçekte yaşanmadığı bir simulakr olduğunu tezini de Baudrillard ortaya atmıştır:
    “'Savaş kan ve dehşet görüntülerinin olmadığı bir reyting oyunu haline dönüşmüştür. Öyle ki, akşam işten evlerimize geldiğimizde yemeklerimizi yedikten sonra bacaklarımızı sehpaya uzatıp çaylarımızı yudumlarken, dizinin devamını seyreder gibi sakin ve o rehavetle bugün savaşta ne oldu bakalım bir dediğimiz bir duruma dönüşmüştür. Acıları duyumsamadığımız, empatiden yoksun kaldığımız, iliştirilmiş (sözde) gazetecilikle gerçekleşen haberlerde haber niteliği taşıyan bir şey yoktur. Artık haberler de savaşlar da sadece simülasyondur. Parlayan ışıkları savaş diye seyreden bizler, savaşın çok uzağındaymış gibi gece kameralarıyla çekim yapan yeşil ekranda; koşan askerleri görürüz sadece. Bu sahnelerde ölen siviller yoktur, çocuğunu kaybeden babanın ağlamasını haberci çekemez. İşte bu yüzden savaşlarda gerçekliğini yitirmiş durumdadır. Sadece simülasyona dönüşen ‘bu savaş’ diye izlettirilen ve izlediğimiz savaşlar söz konusudur. Bizler bu simülasyona gerçek diyoruz. Bizim gerçeğimiz simülasyonla yer değiştirmiş durumdadır. Gerçek çoktan yerini simülasyon alanına devretmiştir.”[2]

    Göstergeler, işaretler, kodlar, sayesinde işleyen simülasyon evrenini; sadece inançlarımızı, hayata karşı tutumumuzu, yaşam tarzımızı değil, en basit davranışlarımızı, günlük hayattaki tepkilerimizi bile şekillendirebilir.
















[1] Jean BAUDRILLARD, Simulacra and Simulation, University of Michigan Pres 2006, s.1


SİMULASYON EVRENİNİN YÜRÜTME ORGANI MEDYA

 “Simülasyon, eşitlik ilkesi ütopyasının tam tersiyle, bir değer olarak göstergenin yadsınması ve her türlü gönderenin tersine çevrilmesi ve öldürülmesi anlamına gelen bir göstergeden yola çıkmaktadır. Simülasyonu sahte bir yeniden canlandırma biçimi olarak yorumlayarak onu emmeye çalışan yeniden canlandırmaya karşılık; simülasyon bir simülakra dönüştürdüğü yeniden canlandırma düzeninin tamamını sarıp sarmalamaktadır.
İmgeye özgü çeşitli aşamalar/basamaklar şöyle sıralanabilir:
  • bir gerçekliğin yansıması olarak imge
  • derin bir gerçekliği değiştiren ve gizleyen imge
  • derin bir gerçekliğin yokluğunu gizleyen imge
  • gerçekliğin hiçbir çeşidiyle ilişkisi olmayan yani kendi kendinin saf simülakrı olan imge
     Birinci durumda imge olumlu bir niteliğe sahiptir, çünkü burada imge bir ayin görevini üstlenmiştir.  İkinci durumda imge olumsuz bir niteliğe sahiptir, kötü büyü türünden bir şeydir.  Üçüncü durumda imge bir görünümün yerini almaya, yani bir büyüleme aracı olmaya çalışmak tadır. Dördüncü durumdaysa imge artık görüntü düzenine değil simülasyon düzenine ait bir şeydir.”[1]

   Baudrillar’ın imge basamaklarından yola çıkarsak; medya bir gerçekliğin yansıması olarak başlar, gerçekliği çarpıtır, olmayan şeylere inandırır ve bir süre sonra kendi gerçekliğini yaratarak, gerçekliğin kendisi, simülakrı olur.
   İnsanlar bilişsel ve ahlaki gelişimlerini sağlıklı bir şekilde sürdürebilmek için sürekli çevreyle iletişim halinde kalırlar. Ve bu iletişim, bilişsel ve ahlaki gelişimlerinin şekillenmesine neden olmakla birlikte, kişilere bir dünya görüşü kazandırır. Ailemizle başlayan, arkadaşlarımızla devam eden iletişim çemberimize, medya da eklenir, ve zamanımızın pastasından büyük bir dilim alarak yerine yerleşir. Medya bu etki gücünün farkındadır. Ve genellikle medya, büyük ticari şirketlerin elinde, ya da baskısı altındadır. Bu durumda medyanın ürünleri de bu amaçlar çerçevesinde şekillenir. Gelişimi boyunca sürekli temasta kaldığından, bir süre sonra insanın gerçekliği ve dış dünyayı algısı, hayata bakış açısı medyanın etkisi altında kalır. Bu durumda gerçekliği yaratan medya, medya gücünü elinde bulunduranlar olur. Bunun sonucunda yaşamın gerçekliği ile medyanın yarattığı gerçeklik birbirine karışır. Medya yaşama dair dilediği imgeleri var etme, yok etme, yenilerini inşa etme, diriltme gibi güçleriyle bir imge tanrısı olur.

    “Simülasyon evreninin ortaya çıkışı 2. Dünya Savaşının sonuçlarıyla bağlantılıdır. Baudrillard'a gore 2. Dünya Savaşı sonrası sağ, solun işlevlerini yerine getirmeye başlamış; yâni, sosyal devlet ilkesi ortaya çıkmıştır. Ayrıca sanayi ve tarım sektörlerinin belirleyiciliği iletişim ve hizmetler sektörlerinin belirleyiciliğinin ardına düşmüştür. Bu veriler batıda bir çeşit durağanlığa sebep olmuş ve batı kendi ekseni etrafında dönmeye başlamıştır. Bu kendi etrafında dönüş süreci kavramların içlerinin boşaltılması sonucunu doğurmuştur. Artık her kavram televizyonlardan akmakta, insanlar teknolojinin onlara sağladığı bu rahatlık sayesinde herhangi bir şeyi derinlemesine düşünememektedir ve iletişimi sağlamak adına yaratılan cansız kitle iletişim araçları kendilerine yüklenen işlevden, yani aracı olma konumundan çıkıp bağımsız bir kendilik haline gelmiştir. Birey ise bu durumu çaresizlik içinde izlemektedir; her şeyin farkındadır, fakat rahatlığından da taviz vermek istememektedir. Baudrillard'ın örneğine bakacak olursak: Birey televizyonda Sudan iç savaşını, herhangi bir tuvalet kağıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkla izlemektedir. Televizyonu kapattıktan sonra Sudan'daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren simülasyon evrenidir. Her şey görüntülerden ibarettir ve cansızdır.”[2]

    Simülasyon evrenin en büyük yaratıcılarından biri de görsel medyadır. 80 sonrası nesil bir çok şeyin gerçeğini görmeden televizyondaki yansımasını gördü. Dış dünya artık insanlık için iki boyutluydu. Evrene kendi gözümüzle değil
  
  “Simülasyon adlı birçok şeyin kökünden yerinden oynatıldığı devasa süreç içerisinde televizyon büyük bir role sahiptir. Reality Show’lar, haberler, stüdyolar birer hipergerçek yutturmacanın sahneleri gibidirler. Örneğin 1971 yılında Amerikan televizyonu bir Amerikalı ailenin/(Loud ailesi) günlük yaşamını kaydetmek için evlerinin her köşesine kameralar koyup yedi ay aralıksız çekim yaparak bir TV programı sunmuştur. Bu olay daha sonraları Bu Türkiye’de de yapımı gerçekleştirilen Biri Bizi Gözetliyor formatındaki programlara oldukça benzemektedir. Aradaki fark bir tarafta Loud ailesinin yaşamına kameralar yerleştirilirken, diğer tarafta kameralardan oluşan bir eve yaşamların yerleştirilmesidir.Başka bir deyişle işlem bir bakıma tersine dönmektedir. Zaten simülasyon bütün işlevsellik ve nedensellikleri tersinir kılma gücüne sahiptir. Yapımcılara göre Loud ailesi deneyindeki amaç gerçek bir yaşamın kaydedilmesidir. Ancak bu mümkün olamaz, çünkü her yerde kameraların bulunduğu evde bu aile ‘sanki biz orada değilmişiz gibi’ davranamaz. Bu sanki Loud ailesi oradaymış gibi sözüyle aynı anlama gelmektedir. Daha sonraları Truman Show adlı film de benzer bir yaklaşımla yapılmıştır. Evi zannettiği televizyon stüdyosu aynı zamanda Truman’ ın gerçek zannettiği bütün yaşamını hipergerçek yapar. Loud ailesinde de, BBG ’de de Truman Show’ da da aynı şeyi gözlenir: anlamsız olana aşırı anlam yüklemek. Çünkü amaç gerçeğe saplantılı bir biçimde yaklaşma arzusudur. Bu arzu sonucunda gerçek artık yok edilmiş yerini simülakrı almış ve çekimler tamamlandıktan sonra Loud ailesi dağılmıştır. Loud ailesi yaşamları kaydedilip televizyonda gösterilmeden yaşayamayan bir ailedir. Bu program bir ailenin yaşamının kaydı olmaktan çok bir kurban törenidir.”[3]
 

 
MEDYA-ANLAM ENDÜSTRİSİ

      Görünen ile gerçek arasındaki fark, hayatın nasıl olduğuna dair yargılarımızı, bu da hayata karşı tutumumuzu belirler. Gördüğümüz şeyin gerçek olduğunu bilemeyeceğimiz gibi, görünmeyenin var olmadığını da savunamayız. İçinde bulunduğumuz gerçeklik bizim için asıl gerçekliktir, bu nedenle insanlara ait olduklarını düşündükleri gerçeklikleri sorgulatmak çok zordur.


   “İnsanlar herhangi bir şeyi yapmaya bir dış kuvvet tarafından açıkça zorlanmış olmadıkça kendi kararlarını kendilerinin verdiğini ve bir şeyi arzu ettikleri zaman da bunu gerçekten kendilerinin istemiş olduğunu sanırlar. Fakat bu kendimizle ilgili en büyük yanılgılardan biridir”[1]


     Sistemin bize gizlice dayattıklarını biz bir armağan gibi kabul ederiz. Bağımsız algılarımızla ayırt edebildiğimizi, kendimiz seçtiğimizi sanırız. Oysaki sistem bizi standartlaştırıp kitlelere dönüştürür ve biz kitle adına, kitle için olanı kabullenmek dışında bir şey yapmayız. Sadece sunulan ürünleri değil, sunulan gerçeklikleri de kabul ederiz.


     “Bireylerin zihni, ikonlarla kaplanmıştır. Günümüz insanının hafızasında yer alan insanların büyük çoğunluğu, onun zihnine iletişim araçları sayesinde girmiştir ve bu durum onun bilincini ikonik bir yapıya dönüştürür. O, Amerikaya hiç gitmediği halde, Wiscontin’i, Los Angeles’i, Chicago’yu New York’u bilir. Amerika parlak ve eğlenceli bir yerdir. Amerikan kadınları çok güzeldir, erkekleri kendine güvenli, serseri vb. modlardadır. İkonik bilinç medyanın bireye aktardığı basmakalıp düşüncelerle yoğrulmuş bilinçtir. Bir dönemin doğu bloku dendiğinde ise, yahut eski dönemin komünist blok lideri Sovyetler Birliği düşünüldüğünde gri tonların hakim olduğu, karanlık, askerlerine ve tankların rahatlıkla sokaklarda dolaşabildiği, eğlencesiz bir dünya zihinlerde canlanır. Gerçeğiyle hiç karşılaşılmadığı halde bu dünyaların, bu şekilde zihinde canlanması, medyanın zihin kontrolünün göstergesidir. Çalışmada ikonik bilinç diye isimlendirilen bu bilinç yapısı, gerçeklikle sanallığın bireyler tarafından ayrılamamasından dolayı sorgulanmayan bir gerçeklik olarak kabul edilir ve bireyin tüm yorumlamalarına yansıyarak genel ideoloji atmosferini oluşturur. Genel ideoloji atmosferinin ikonik bilinçle ilgili kısmının imaj yapımcıları tarafından düşünüldüğünü sorgulamayan yığınlar, cehaleti sürekli olarak yeniden üretirler. Gerçeğin bilinememesi bu bilincin oluşabilmesi için temeldir.”[2]


    Kişiler gelişim ve hayatı kavrama yolculukları boyunca medyanın kendilerine yardım edeceğini düşünürler, oysaki yaşadıkları bu özdeşim; kimliklerini kalıcı olarak iade etme sürecidir.


    “Günümüz insanı bir tür anlam bunalımı içindedir. Gerçek bir kişilik yerine karşılaşılan her temsili (kurumsal, tüzel) kişilik anlamın biraz daha buharlaşıp yok olmasına neden oluyor. Anlamla birlikte asıl yok olan kendilik(şahsiyet)tir.

     * * *

   Kapitalizmin tüm iddialarına rağmen öznelliğin yok edildiği bir dünyada insan doğası da Pazar koşullarına göre yeniden biçimlendirilmektedir. Bireyciliğin, bencilliğin ve hedonizmin onca dayatması karşısında kendilikle beraber öznellik de yok olmaktadır. Kültür dediğimiz şey kitleselliğin, popülerliğin, tüketimin ve enformasyonun içine gömülüp kaybolmaktadır.”[3]







[1] Erich FROMM, Hürriyetten Kaçış, çev: Ayda Yörükan, s.214
[2] Kazım Tolga GÜREL, Yeni Öte Dünya: Medya, editör: Enderhan Karakoç, Medya ve Popüler Kültür, Literatürk 2009
[3] GÜNEŞ, a.g.e. s.51-52


MEDYANIN ANLAM YARATMA SÜRECİ


    Medyanın anlam yaratma sürecini iki açıdan ele alabiliriz. Birincisi anlam yaratma sürecini etkileyen faktörler; neden böyle bir işe giriştiği, bu sebeplerin arkasındaki egemen güçler. İkincisi ise, medyanın anlam yaratma sürecinde kullandığı araçlar; özellikleri, gücü, teknolojileri.


1.Medyanın Anlam Yaratma Sürecini Etkileyen Faktörler

     Medyayı anlam yaratma sürecinde yönlendiren iki önemli güç vardır. Siyasal ve ekonomik güçler. Medya bu güçlerin baskısı altındadır.

     Medya kuruluşları, genellikle ticaret devlerinin elinde bulunmaktadır. Bu da bu ekonomik güçlerinin medyayı, kendi ekonomi politikaları lehinde kullanmasıyla sonuçlanır. Bununla birlikte reklam verenler de, medya kuruluşlarının yayın politikası üzerinde önemli bir etkiye sahiptir.

  
    “Ekonomi Politikçiler’e göre ekonomi son kertede belirleyici olmaktadır. Curan, Gurevitch ve Wollacott’ göre medyanın rolü, medyaya sahip olan ve onu kontrol eden sınıfın çıkarlarını ‘yanlış bilinç’ üretimi aracılığıyla meşrulaştırmaktadır. Böylece Ekonomi Politikçiler’de medya mülkiyeti, medyayı elinde bulunduranların çıkarlarını korumada temel amaç olurken her medya sahibinin, çıkarlarıyla uyumlu bir biçimde hareket edeceği ileri sürülür. Ayrıca bu görüş açısından bakıldığında mülkiyetin el değiştirmesi iktidar ilişkilerini fazla etkilemeyecektir. Çünkü medya sahibi, piyasa mekanizması içerisinde rasyonel davranarak karını yükseltmeye çalışacaktır.”[1]

   
    Medya patronları ile iktidar arasında yaşanan çıkar ilişkisi, medyayı, devletin  ideolojik aygıtı, sistemin koruyucu ve savunucusu, bir propaganda ve gündem yaratma aracına dönüştürür.

    “Gündem kurmada siyasal iktidarın etkisi yadsınamaz. Çünkü günümüzde medyasız iktidar ve iktidarsız medya imkansız görünmektedir. Medya, siyasal iktidarla toplum arasında aracı bir rol oynamaktadır. Medya olmadan iktidarların seçmen kitlelerine ulaşıp, politikalarını anlatmaları mümkün değildir. Aynı şekilde iktidarın devlet ve sermaye kaynakları üzerindeki etkisi, yatırım konularında kredi ve teşvikler medyayı kendisine daha çok yaklaştırmaktadır. Ayrıca iktidarlar medya için birincil haber kaynaklarıdır. Bu nedenle medya/iktidar ilişkileri, gündem kurmanın önemli belirleyicilerinden birisidir.” [2]


2.Medyanın Anlam Yaratma Sürecinde Kullandığı Araçlar

     Medyanın anlam yaratabilme, kitleleri etkileme gücü üç önemli özelliğiyle gerçekleşmektedir. Habercilik yönü, kuşatma gücü, reklam teknolojileri.

a. Habercilik Yönü:

    Medya insanların dış dünyada yaşananlardan haberdar olma yoludur. Bu ilk olarak insanları medyaya bağlayan, kopmasına engel olan nedendir. İnsan kendini güvende hissedebilmek için dışarıda olan bitenden haberdar olmak ister. Bu süreçleri insanları o kadar sıkı bir şekilde medyaya bağımlı hale getirir ki, bundan sıyrılmak istediğiniz de, kaçırdığınız gündem yüzünden toplumdan dışlanabilirsiniz. Aynı zamanda medyanın bu haberci kimliği, insanlar üzerinde güvenilir bir imaj yaratabilmesini sağlamıştır.

    
    “Gerçeklik haber için en önemli öğelerden biridir. Yüz yüze iletişimde çevremizdeki insanlara ilişkin bir haber duyduğumuzda edindiğimiz bilgilerin gerçekliğini sorgularız. Gerçekliğine ikna olduğumuz,  inanmak istediğimiz bilgileri gerçek, inanmadıklarımıza ise söylenti, dedikodu olarak değerlendiririz. Fakat işin  içine bir kitle iletişim aracı girdiğinde karşımıza yeni bir gerçeklik kavramı çıkmakta. Öncelikle böyle bir ortamda karşılaştığımız gerçeklik, kendi gördüğümüz ve duyduğumuz ya da yakınlarımızın süzgecinden geçen gerçeklikten çok farklıdır. Çünkü bu kez algıladığımız gerçekliği kendi yöntemleri, sınırlılıkları ve güçleri izin verdiği ölçüde bize aktaran, bir kitle iletişim aracıdır.

    Televizyon teknolojisini ele aldığımızda, haber değeri olan herhangi bir gerçekliğin çıplak gözle algılanması ile, bu gerçekliğin televizyona yansıması arasında önemli farklılıklar oluşur. Bu farklılık öncelikle, görüntüleri üreten kameradan ve bu kamerayı kullanan operatörden kaynaklanır. Bizler herhangi bir olayı çıplak gözle izlerken ve dilediğimiz açıdan olaya bakma özgürlüğüne sahipken, aynı olayın televizyondaki yansıması, kameramanın seçtiği açı ile sınırlıdır. İşte kameramanın seçtiği bu açı, onun yaşanan bu gerçekliğe kattığı yorum olarak kabul edilebilir. Bu nedenle, çıplak gözle görünen gerçeklikle, ekranda izlenen gerçeklik arasında farklılıklar vardır. Ekranlarda izlenen salt gerçeklik değil, kurgusal gerçekliktir.

    Televizyon haberlerinde izlenen gerçekliğin biçimlendirilmesinde rol oynayan sadece kameraman değildir. Ekranda izlediklerimiz, çekimler arasından seçilmiş, ayıklanmış, ses ve görüntü efektleriyle süslenmiş ve üzerine metin eklenmiş iletilerdir. İşte haberin çekilmesinden ekrana yansıtılmasına dek izlenen süreçte gerçekleşen tüm müdahaleler, gerçekliğin yeniden biçimlendirildiğini göstermektedir.

    Televizyon, bir olayı hem görsel, hem işitsel ve hem de canlı olarak iletebilme özelliğine sahiptir. Bu özellikler televizyondan edinilen bilgilere inanma eğilimini arttırır.

    Bir olayı ilk olarak ve ayrıntılı bir biçimde televizyonda izleyen bireyin, televizyonda yer almayan bir bilgi ya da olaya inanmayacak, olayı gerçek olarak kabul etmeyecek duruma gelmesi; televizyonun kendi başına bir onaylayıcı, bir kanı önderi konumuna yerleşmesi; günümüz düşünürlerinin tartıştığı ve vurguladığı bir olgudur.

    * * *

    Televizyon haberciliğinde izleyici çekmek için pek çok yöntem kullanılmaktadır. Haber programlarını eğlenceli hale getirmek ya da haberlerin içine eğlenceli bölümler yerleştirmek de bu yöntemlerden biridir. Bu anlayış öyle geçerli bir hale gelmiştir ki, İngilizce information (bilgi) ve entertainment (eğlence)kelimelerinin birleşmesinden oluşan ve infotainment olarak adlandırılan yeni bir kavram ortaya çıkmıştır.

    İnfotainment kavramı, haber ile eğlence arasındaki sınırın belirsizleşmesi, hatta bazı haber bültenlerinin tümüyle gösteri ve eğlenceye dönüşmesi tehlikesini ifade etmektedir. İnfotainment haline gelen haber yayıncılığı, izler kitlenin ölüm, savaş, şiddet, terör ve çevre kirlenmesi gibi olaylar karşısındaki duyarlılığının azalmasına etki ettiği gerekçesiyle eleştirilmektedir. Haberin değeri zayıflatılmakta, bir ölüm haberinin ardından gösterilen eğlendirici bir olayla birlikte, ölüm kavramının içi boşaltılmaktadır.”[3]



b.Kuşatma Gücü:

    Medyanın anlam yaratma sürecinde ikinci önemli gücü, tüm araçlarıyla bizi kuşatmış olmasıdır. Gazete almamanız, televizyonunuzu açmamanız, sizi ona karşı korumaz. Gitgide bağımlılık yaratan bir internet tuzağıyla karşı karşıyayız. Bunun dışında yolda reklam panoları, el ilanları, otobüste, metroda görseller… Yüzümüzü hangi yöne dönersek dönelim, bizi kendisine çağırmayı başaracaktır.


Asya felsefesi aydınlanmayı öğretir. Sağduyu ve içtenlik ise, ayartıcı mesajlar, monologlar, satış taktikleri, tuzaklar ve bilgi kırıntısı taşımayan aşırı sansasyonel haberlerin saldırısına her gün maruz kaldığınız koşullarda bize mücadele yürütebileceğimiz sağlam bir zemin sunar.
    
     Her birimiz kitle iletişim araçlarının geniş saldırısına maruz kalmanın insanları bir duygusuzluk ve bulantı içinde nasıl donuklaştırdığını görebiliriz. Her kamusal alandan baskıcı bir monolog duygularımıza sızar ve dikkatimizi altüst eder. Nereye baksak, neyi dinlesek, nereye gider(s)ek gidelim: İlan panolarının pornografisi, otobüslerin iki yanındaki levhalar, metro kartları, parlak vitrin yazıları ve gösterileri, posta kutularımızı ardiyeye çeviren reklam furyası, aptal plaj uçakları ve balonları, kuponlar, tiksindirici araba çıkartmaları ve yaka iğneleri, utanç verici hizmet üniformaları, plastik bayraklar ve kurdeleler, saçma sapan gösteriler, köşe başı bildirileri, arabaların ön camındaki silecek böcekleri, reklamlar, kredi kartları, haykıran radyolar, günlük gazeteler, her an televizyon, satın aldığımız her şeye sarılan paketler – iç çamaşırımızdaki etiketten evimizde bizi çağıran robot bilgisayarlara kadar. Ancak üstümüzdeki atmosfer ve okyanusların dibi Amerika’nın  baskıcı ekolojisinden kurtulmak için bir sığınak olabilir. Her köşede monologlar, bizi patetik müşteriler ve soru sormayan taraftarlara dönüştürmek için psikolojik mutagenler kılığında vızıldar. Her köşede incelikle bir saldırıya maruz kalırız.
   
    Medya kamunun çıkarlarına değil, Devlet’in ve diğer şirketlerin çıkarlarına hizmet eder. Medyanın saldırı ve ayartma ekranı, olası en büyük halk kesimini tutsak almak ve ipnotize etmek üzere düzenlenmiştir. İşte o zaman bu kesimin dikkati reklamcılara hurda fiyatına satılabilir ve sloganlar işe yaramaz şeyler ve manyakça imgelerle altüst edilebilir. Geçilmez bir medya hendeğiyle korunan Devlet birimleri savaştan kar eder ve ayrıntılı bilgiyle kitle direncinin açığa çıkmasına engel olan yavan açıklamalar ağının ardında rahatına bakar.
 
    Kendi hükümetimizi, kendi devletimizi ve iletişim medyamızı  - yaşamların gerçekliğine tuttuğumuz ayna – denetleyemediğimiz sürece, her birimizi arzulanır, seçkin ve doğru yapmayı vaad eden ürünler çöplüğüne atılmış komik aynalarca çarpıtılan suretlerimizi görmek zorunda kalmaya devam edeceğiz. Her köşede saldırı altındayız.”[4]


c.Reklam Teknolojileri:

    Medya kuruluşları varlıklarını sürdürebilmek için karlarını arttırabilmek için maksimum oranda reklam almaya çalışırlar. Ve reklamcılık, insanları etkileyebilme konusunda psikoloji biliminden de yararlanan, kendine has teknikleri olan bir sektördür. Kullandıkları bu yöntemlerle, kimlikleri metalaştırmaktan, metaları kimlikleştirmekten, anlamların içini boşaltıp metalarla doldurmaktan, ikonlar yaratmaktan çekinmez. Reklamcılar, manevi ihtiyaçlarımızla arı maddelerle doldurabileceğimizi bizi ikna etme konusunda çok başarılıdırlar. Mutluluk veren bir kutu kola, aşk için çikolata, sadakat için pırlanta, özgürlük için araba gibi.

    Bu yöntemleri ayrı bir alt başlık olarak inceleyebiliriz.

    Reklamcıların Kullandığı Yöntemler:

     “Yineleme: İnsanlar yinelenen iletilere inanma eğilimindedir. Onlara dikkat ederler. Bu nedenle reklamlarda marka isimleri ve ilgili sözcükler yinelenir.”[5]

      “Tıpkı çocuklarımızın bir gün içindeki büyüme oranları gibi, reklamların yaratabileceği küçük değişiklikleri fark edemiyoruz. Her ne kadar bu algılanamayacak kadar küçük değişimler zaman içinde çoğaldıkça anlamlı etkilere dönüşse de, bunların bireysel artışları bizlerin fark edemeyeceği kadar ufaktır. Ancak sezilebilen ayrımın altındadırlar. Tekrar süreci vasıtasıyla bu küçük artışlar markalar arasında başlıca algılanma farklılıkları yaratabilirler, ancak biz bu sürecin gerçekleştiğinden nadiren haberdar oluruz.”[6]


    Televizyonda karşımıza çıkan reklamlar mutlaka tekrar tekrar göreceğimiz reklamlardır. Kanal değiştirsek de aynı reklam mutlaka karşımıza tekrar çıkacaktır. Ve bu marka böylece varlığını beynimize kazıyacaktır.

“   - tek başına her reklamla karşılaşmanın etkisi küçüktür;
-          tekrar ile, algılanamayacak kadar küçük etkiler bile markalar arasında algılanan daha büyük ayrımların düzeyine yükselebilir;
-          eğer bir şey sürekli olarak ve tartışılmadan tekrar edilirse, aksi ispatlanana kadar, bunu belki de doğru olduğu yönünde, zihnimizde geçerli saydığımız bir kanaat oluşabilir (doğruluk/gerçeklik etkisi);
çoğu zaman alternatif markaların hangisini seçtiğimiz bizim için pek önemli bir mesele değildir.”[7]


Ödüllendirme: Reklamlar çeşitli yollarla ödüller sunarlar. Bedava olarak sunulursa çıplak ödül olur. Ancak genellikle ödüller maddi olmaktan çok psikolojiktir. Evde kullanılan temizlik maddeleri için yapılan reklamlarda size iyi bir ev kadını ve belki de çocuklarıyla ilgilenen iyi bir ebeveyn olma ödülü sunar.
    Cezalandırma: Bunun karşıtı da eğer satın almazsanız açıkça belirtilmeden cezalandırılacağınız tehdidinde bulunulmasıdır, ‘hayatınızın fırsatını kaçırmayın!. Ya da bu mamayı almazsanız kendinizi çok suçlu hissedeceksiniz; çünkü köpeğiniz için en iyisini yapmamış olacaksınız.
   Değerlerle Uyuşma: Bu çok güçlü bir hiledir çünkü iletişim sizinde katıldığınız değer iletilerini sunar ve bunları ürün ya da hizmetle ilişkilendirir, böylece siz de bunu almak gerektiği fikrine katılırsınız. Geleceği planlamanın önemli olduğu ve yaşlılığınıza hazırlanmak gerektiğinin makul olduğuna katılırsınız, bu yüzden tabii ki bu sigortayı satın alacaksınız.
  Özdeşleşme ve Taklit Etme: Bu hilede kaynağın statüsüne dayanılır. Bu durumda reklamlar, örneğin hayran olduğunuz ya da saygı duyduğunuz bir kişiliği kullanır. Böylece kendinizi biraz daha süt ısmarlamak zorunda hissedersiniz; çünkü reklamların söylediği gibi X bundan içiyordur. Eğer temsil edilen tiple özdeşleşiyorsanız ya da onu onaylıyorsanız, onun sahip olduğu ve kullandığı ürüne sahip olmak için ikna edilebilirsiniz.”[8]


     Kullanıcı imajının kişilerde özleştirme yaşatılabilmesi için satılan malla bütünleştiği bu tür reklamlar televizyon reklamlarında çoğunluklu olarak karşımıza çıkarlar.

“Levi’s, Revlon, Coca-Cola, Calvin Klein, Dior veya Gap reklamlarında odak noktası çoğunlukla o markayı kullanan kişilerdir. Değişime uğrayan şey aslında ürünün algısı veya imajı değil, sterotip kullanıcı algımızdır- söz konusu markayı tipik olarak kullanan tür kişiler, veya o markanın kullanıldığı tipik durumlar. Bu markaların reklamı yapıldığı zaman, odak noktası bütünüyle imajdır, fakat genellikle şu önemli ince farkla: Reklamın değiştirmeyi amaçladığı, markanın kendisine olan bakışımız –marka imajı- değil de,
-          markanın sterotip kullanıcısı imajına; ve
-          markanın kullandığı stereotip durumlara nasıl baktığımızdır.
     Eğer bir markanın kullanıcı imajını, markanın kendisine olan bakışımız –marka imajı- değil de,
-          markanın sterotip kullanıcısı imajına; ve
-          markanın kullandığı stereotip durumlara nasıl baktığımızdır.
     Eğer bir markanın kullanıcı imajını kendimize benzetiyorsak, veya olmayı arzu ettiğimiz bir kişiyse, o ürün kategorisini almaya geldiğimizde neler olur? Kullanıcı imajı terazi dengesinin bir tarafında kuş tüyü işlevi görür. Eğer diğer her şey eşitse terazinin dengesini bozabilir.”[9]


    Grup kimliği yöntemi de biraz kullanıcı imajı yöntemine benzer. Ve ek olarak bu yöntem kişinin güven duygusunu da tatmin eder.

      Grup Kimliği: İnsanlar güçlü bir şekilde bir gruba dahil olma gereksinimi hissederler. Bu,  onlara değerli olma ve dünyada bir yer edinme hissi kadar güvenlik ve statü de sunar. Sonuçta, reklamlar çekici bir grup üyesini göstererek ya da ürün sayesinde bu gruba dahil olmayı önererek tüketicileri ikna eder.
      Gıpta Etme ve İmrenme: Bu durumda reklamlar size arzu ettiğiniz bir yaşam biçimi gibi bir şeyler sunar. Size Karaibler tarzı bir yaşam biçimi gösterilir ( bu daha önceki medya materyallerinde imrenilecek bir şey olarak sunulmuştur) ve böylece sizi iyi bir emeklilik yaşamına kavuşturacak olan bu emeklilik planını satın almak gerektiğini düşünürsünüz.
    Gereksinimler: Çoğu reklamcı, her şeye rağmen, temel gereksinimlerimizi göze hoş görünür hale getirmek ve bütün iletişim eylemlerimizi harekete geçirmek konusunda uzmandır. Kişisel itibar ve toplumsal ilişkiler kurma gereksinimlerimiz çok güçlüdür. Birçok bira reklamı bu gereksinimi karşılayacağını ifade eder. Bu birayı içerseniz, o gençlerin arasına katılıp iyi vakit geçireceksinizdir.”[10]













[1] Orhan BAYTAR, Gerçekliğin Yeniden Oluşması Bağlamında Medyanın Gündem Kurma Süreci, Can Bilgili ve Nesrin Tan Akbulut(der.), Medya Eleştirileri 2007, Beta Yayınları 2007, s.271
[2] BAYTAR, a.g.e. s.271
[3] Alper ALTUNAY, Toplum ve İletişim, editör: Nazlı Bayram, Anadolu Üniversitesi Yayınları, s.90-91
[4] Noam CHOMSKY, Medya Denetimi, Tüm zamanlar Yayıncılık 1993,Çev.Şen Süer, s.7-8

[5] Graeme BURTON, Görünenden Fazlası:Medya Analizine Giriş, Alan Yayıncılık 1995,Çev.Nefin Dinç s.152

[6] Max SUTHERLAND, Alice K. SYLVESTER , Reklam ve Tüketici Zihni,  Mediacat Yayınları”, Çev. İnci Berna Kalınyazgan, Mart 2004, İstanbul, s.27,28
[7] SUTHERLAND, SYLVESTER , a.g.e., s.29

[8] BURTON, a.g.e., s.152
[9] SUTHERLAND, SYLVESTER , a.g.e., s.31,32.
[10] Murat ZAR, “McDonald’s”, Monclair State University Term Project (Unpublished),1999,s.29.Aktaran: Metin ÇELİK “Reklamda Tüketicinin Yönlendirilmesi”  Yüksek Lisans Tezi., İstanbul Üniv. Sosyal Bilimler Enst., İstanbul,2000, s.121

 
MEDYANIN EKONOMİ POLİTİĞİ

    Daha önce de üzerinde durduğumuz ki, siyasi ve ekonomik egemen güçler, medyanın rengini belirler. Medya iktidarın ve sermayedarların çıkarlarını korumak için çalıştığından, bu hedef doğrultusunda anlamlar yaratır. Varolan ideolojik sistemi korur, yerleşmesine ve kökleşmesine yardımcı olur, ve bu ideolojik sistemin siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eder. İzleyicilerin fikirlerini, tutumları ve beklentilerini şekillendirerek, sistemin işleyişini yönlendirir. Bu durumda medyaya sahip olmak ya da yönlendirebilmek önemli bir güç kaynağı demektir.

    “Kitle iletişim araçları, halka mesajlar ve simgeler ileten bir sistem oluşturur. Kitle iletişim araçlarının işlevleri, bireyleri eğlendirmek, bilgilendirmek ve onları toplumun kurumsal yapısıyla bütünleştirecek değerleri, inançları ve davranış biçimlerini onlara aşılamaktır. Servetin belli kesimler elinde toplandığı ve büyük sınıfsal çıkar çatışmalarının yaşandığı bir dünyada bu işlevleri yerine getirmek sistemli propaganda gerektirir.”[1]

    Herman ve Chomsk “Medya Halka Nasıl Evet Dedirtir” adlı kitaplarında, medyanın propaganda modelini , 5 ayrı süzgeç altında değerlendirir. Bunlar:
1-      Egemen medya şirketlerinin büyüklüğü., yoğunlaşmış mülkiyeti, kar amaçlı oluşu ve sahiplerinin serveti.
2-      Reklamcılığın medyanın en önemli gelir kaynağı olması.
3-      Medyanın, iki temel kaynak ve iktidar odağı olan hükümet ile iş çevrelerinden ve bunların mali destek sağlayıp onayladığı “uzman”lardan sağladığı bilgileri temel alması.
4-      Medyayı hizaya sokmak amacıyla kullanılan bir yöntem olan “medyaya yönelik tepki üretimi.
5-      Ulusal bir din ve denetleme mekanizması olan “anti-komünizm”.

    Medya, bu beş süzgeç sonucunda bir sistem koruyucu, yerleştirici, toplum yönlendiricisi, ve bir gerçeklik mimarı olarak karşımıza çıkar. Hakikat bu beş süzgecin içinden aktığında, artık aslıyla hiçbir benzerliği kalmamış bir başka benzerliktir.
    Şimdi biz de bu süzgeçlere Herman ve Chomsk ile, ayrıca Türkiye’den örneklerle bir göz atalım.

1.Medyanın Büyüklüğü ve Kar Amaçlı Oluşu:
  
     Bir medya kuruluşuna sahip olmak, teknolojisi ve çalışma mekanizmaları, ve yerleşik bir tiraja sahip olma süresi itibariyle büyük bir sermaye gerektirir. Bu nedenle medya mülkiyeti sınırlıdır. Bugün Türkiye’de aynı işleyişi sürmektedir, ulusal televizyon kanalları, dört ticaret devinin elindedir. Bunlardan bir tanesi olan NTV, iktidarla sağlıklı ilişkiler kurmak zorunda olan Garanti Bankası’nın da içinde bulunduğu Doğuş Grubuna bağlıdır. Bankacılık, otomotiv gibi pek sektöre sahip Doğuş grubu, bu sebeplerden dolayı haber bültenlerinde muhalefet haberlerinin sayısının ikiyi geçmeyecek şekilde akış hazırlatmaktadır.

    “Medya şirketlerinin çoğu piyasayla tam olarak bütünleşmiştir. Öbür şirketler de yalnızca karlılığa önem veren hissedarların, şirket yöneticilerinin ve bankacıların baskısı altında bulunmaktadır.
     * * *
    Bir başka yapısal bağlantı da, medya şirketlerinin hükümete olan bağımlılığı ve hükümetle olan bağlantılarıdır. Tüm radyo-TV şirketleri ve şebekelerinin hükümetin vereceği ruhsat ve izinlere ihtiyacı vardır: dolayısıyla hepsi hükümetin denetimine ve baskılarına açık durumdadırlar. Bu teknik ve hukuki bağımlılık medyayı hizaya sokacak bir sopa olarak kullanılmıştır ve medya politikası, kurulu düzen doğrultusundan sık sık sapacak olursa, bu tehdit harekete geçirilebilir.”[2]

2.Reklam Ruhsatı:

     Reklam verenler daha fazla tüketiciye ulaşabilmek için, geniş kitlelere hitap edebilecek, standartları düşük, hiçbir çevreyi rahatsız etmeyecek ve insanları satın alma davranışına teşvik edecek programları seçerler. Bu durum medya kuruluşlarını, bu tarz programlar yapmaya iter. Ve insanları pazara çekmek isteyenlerin sınırı yoktur, ilk başlarda nerede yemek yememizi, neler giymemizi, nereden alışveriş yapmamızı söyleyen medya, bir süre sonra, ne yapmamızı, nasıl davranmamız, neye inanmamızı, neyin doğru neyin yanlış olduğunu söylemeye başlar.

    “Televizyon kuruluşları ve şebekeleri, reklamların seyredilme düzeyine ve reklam gelirini korumak için, aynı zamanda izleyici ‘alkış seviyesini’ belirli bir düzeyde tutmak, yani izleyicilere programdan programa geçerken kaçırmamak zorundadır. İzleyicilerin kanal değiştirmesine neden olan belgesel-kültürel içerikli programların yayın akışı içerisine alınması pahalıya patlar ve zaman içerisinde ‘serbest’ (yani, reklama dayalı) ticari bir sistem bu programları devre dışı bırakır. Bu tür belgesel-kültürel-eleştirel nitelikli konular ikincil kitle iletişim araçlarının da dışında bırakılırlar; çünkü bu medya şirketleri de reklam veren kuruluşların ilgisini çekme çabası içindedir.”[3]




3.Medyanın Haber Kaynakları:

    Medya sektörünün işleyişi için en önemli şeylerden biri de haber kaynaklarıdır. Medya düzenli ve güveniliri haber kaynaklarına ihtiyaç duyar. Bu nedenle genellikle haber kaynakları, hükümet, büyük şirketler ve bürokratik kurumlardır. Bu kaynaklarını daha güvenli oldukları düşünüldüğünden, alınan haberler için araştırma yapıp masrafa girmekten kurtulurlar. Bu kurumlar da basına önem verir, onlara özel imkanlar sunar, medyayı memnun etmek için ellerinden geleni yaparlar. Bunun sonucu olarak bize ulaşan haberler, tek kaynaktan bize ulaşmış olur, ve kesin gözüyle sunulur. Bu da haberin objektif olma ihtimalini büyük ölçüde düşürür. Bugün Türkiye’de de bir çok medya kuruluşlarının haber kaynaklarının en önemlisi Anadolu Ajansıdır.

    “Güçlü kesimler, medyaya yaptıkları yardımlar, görev gereği kurulan sürekli ilişkiler ve karşılıklı bağımlılık sayesinde, kişisel ilişki, tehdit ve ödüllerle medyayı daha da etkileyip zorlayabilirler. Medya, kaynaklarını gücendirmemek ve yakın ilişkilerini bozmamak için kendisini, doğruluğu son derece şüpheli haberleri vermeye ve eleştiriden kaçınmaya mecbur hissedebilir.”[4]

4.Tepki ve Yaptırımcı Kurumlar:

    Medya yaptığı yayınlar sırasında, bazı güçlü kişi ve kurumlara ya da hükümeti olumsuz etkileyecek, eleştiriler, muhalif yayınlar yapacak olursa, gerek iktidardan, gerek egemen güçlerden, gerek reklamcılarından, gerekse Türkiye’de RTÜK gibi denetleyici kurumlardan, tepki ve yaptırımlarla karşılayabilir. Bu medyanın tarafsızlığını, muhalifliğini, şeffaflığını çokça etkileyen bir durumdur. Tepki ve yaptırım görmekten korkan medya, gerçekleri sakladığı gibi, gerektiğinde, halk bir cevap beklediğinde yeni gerçeklikler yaratarak da karşımıza çıkabilir.

     “Tepki üreten odaklar birbirilerin gücüne güç katar ve siyasi otoritenin haber-yönlendirme faaliyetlerindeki egemenliğini pekiştirirler. Hükümet, başlıca tepki üretme odaklarından biridir. Kurulu düzenin çizgisinden sapan medyayı, düzenli saldırı, tehdit ve ‘düzeltmeler’ yoluyla hizaya sokmaya çalışır. Zaten haber-yönlendirme faaliyetleri de bizzat tepki üretmeye yöneliktir.”[5]

5.Bir Denetim Mekanizması Olarak Anti-Komünizm:
       Batı dünyasında ve Türkiye’de komünüzm, mülkiyet sahipleri için bir tehdit unsuru taşıdığından, terörizm ile eş anlamlı olarak yansıtılmış, saldırgan, vahşi, ve zehirli gösterilmiş, aynı zamanda tüm muhalifler sesler, komünistlikle etiketlenmiştir.

    “Sovyet, Çin ve Küba devrimleri Batılı seçkin kesimleri sarsmış; komünist ülkelerde sürmekte olan çatışmalar ile medyanın ayrıntılı biçimde işlediği kötü muameleler, komünizm düşmanlığının Batı’nın temel ideolojisi ve politikası haline getirilmesine katkıda bulunmuştur. Bu ideoloji, halkı bir düşmana karşı seferber etmeye yardımcı olmakta ve kavramın belirsizliği nedeniyle de, mülkiyet çıkarlarını tehdit eden ya da komünist ülkelerle ve radikalizmle uzlaşmayı öngören politikaları savunan herkese karşı kullanılabilmektedir.
    *  *  *
    Anti-komünist denetim mekanizması, sistem aracılığıyla kitle iletişim araçları üzerinde esaslı bir etki sağlar.”[6]



[1] Edward S. HERMAN , Noam CHOMSKY , Medya Halka Nasıl Evet Dedirtir:Kitle İletişim Araçlarının Ekonomi Politiği, Minerva Yayınları, Çev.Berfu Akyoldaş, Tamara Han, Metin Çetin, İsmail Kaplan, Yayına Hazırlayan: İsmail Kaplan, İstanbul,1999, s.21
[2] HERMAN, CHOMSKY, a.g.e. s.34,45,46
[3] HERMAN, CHOMSKY, a.g.e. s.58
[4] HERMAN, CHOMSKY, a.g.e. s.66
[5] HERMAN, CHOMSKY, a.g.e. s.81
[6] HERMAN, CHOMSKY, a.g.e. s.82.86


SONUÇ

    Tüm bu araştırmalar sonucunda vardığımız nokta; egemen güçler, siyasi iktidar, ve içinde bulunduğumuz kapitalist sistem tarafından, hakikat olanın yok edildiği ve yerine yenilerinin inşa edildiğidir. Olduğunuz yerde kaldığınız sürece, tüm gördükleriniz, bir kurgunun fazla ötesine gidemeyecek öykülerdir. İki boyutlu ekrandan çok boyutlu bir savaşı, katilinin ağzından bir cinayet hikayesini ne kadar doğru anlayabiliriz?
   Artık gerçeğe ulaşma ihtimalimiz çok düşük, ya duyduklarımız ya da inançlarımız doğrultusunda hareket edeceğiz ve ikisi de medyanın etkisi altında olmaktan kendisini sıyıramıyor.
     İnsanların büyük bir çoğunluğu algıladığımız ve gördüklerimiz dışında bir gerçeklik olduğuna inanmak istemiyoruz, bu da medyanın işini kolaylaştıran en büyük etkenlerden biri. İnsanları ikna etmek o kadar zor olmuyor. Çünkü insanlar, sorumluluktan kaçmak istiyor, eğlenmek istiyor, unutmak istiyor. Siz hakikati sunmak isteseniz bile ne kadar kişinin isteyeceği gerçekten şüpheli.
     Kitle iletişim araçları, ticari amaçlı örgütlü yapılardır. İşleyişlerinin daha sağlam olması ve çıkarları gereği, devletle, büyük ticari şirketlerle, reklam verenlerle sıkı ilişkiler içerisindedirler. Bu ikili anlaşmalar gereği, medya bu egemen güçlerin çıkarlarını zedelemeyecek yayınlar yapmaya gayret eder, bununla birlikte gerektiğinde,  bu güçlerin istekleri doğrultusunda yayınlar da yapabilir. Bu yayınlarla gündem yaratma, varolanı gizleme, olmayan şeyleri var gibi gösterme, muhalif sesleri susturma, insanları tüketime yönlendirme gibi amaçlara ulaşmaya çalışırlar, çoğunlukla da başarılar. Çünkü insanlar da genel olarak kitle iletişim araçlarına inanma eğilimi vardır, bununla birlikte medyayla farkında olmadan o kadar çok zaman geçirir ve o kadar çok iletişim de olurlar ki, bu yayın organları insanların, davranışlarında, hayata bakış açılarında, inançlarında büyük etkiler yaratabilir. Kişi bunun farkına varmadan, bunların kendi hür iradesi olduğuna inanır.
     Medyanın bu yönü aynı zaman da anti-demokratik bir süreç doğurur. Çünkü insanlar seçim zamanı geldiğinde, gerçekten doğru buldukları adaydan çok, medya söylemlerinde olumlu olarak en fazla yer alan, propagandası en fazla yapılan adaya oy verirler. Bu da medyanın, sistemi koruması, yerleştirmesiyle birlikte, dışarıdan darbe almaması için yapıyı sağlamlaştırmadı demektir.
     Medyayla olan tek taraflı iletişimiz, en büyük darbeyi kimliğimize vurur. Bu enformasyon üretimi, bir süre sonra kimlik pazarına dönüşür. Öncelikle yapılan herkese genel bir düşünce, davranış ve yaşama biçiminin pazarlanmasıdır. İnsanlar standartlaştırıp, yöneltilecek, tüketime itilecek kitlelere çevrilir. Anlam transferleriyle başlanan, akıl oyunlarıyla devam eden ikna teknikleri ile aslında tüm seçimlerin kendi seçimleriniz olduğuna çok güzel inandırılabilirsiniz.
    Bu popüler kültür değerleriyle, hayatımıza kılavuzluk ederek, kendimizi gerçekleştirebileceğimizi sanırken, aslında tek yaptığımız; imge tanrısı medyanın bizim için çok önceden yazdığı kaderi oynamaya devam etmektir.
     




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...