Siren Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siren Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2013 Cumartesi

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şöförü


Herkesin kaybolmaya ihtiyacı vardır.
Kaybolmak için bir nedene, kaybolacağı bir köşeye, o köşeden geçiş yapabildiği bir evrene. Ben bu kitapta o evreni buldum. Okurken kayboldum.
Etgar Keret'ın harikalar diyarı, yüzeylerden başlıyor, gittikçe derine en derine iniyor.  1'i kısa, 1'i uzun 22 hikaye. Uzun olan Kneller'ın Mutlu Kampı, Wristcutters: a love story ismi ile kısa film olarak filme uyarlanmıştır.
Kitabı Siren yayınlamış, Avi Pardo çevirmiş. 
Daha önce yazarın Filistin'li yazar Samir El-Youssef ile birlikte yazdıkları Gazze Blues adlı kitabını okumuştum. Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şöförü de Gazze Blues gibi tek lokmalık. Ama daha fazla nefes kesiyor, ve eminim ki içindeki bazı hikayeleri unutmam mümkün olmayacak.
Kitabın arka kapağına Siren, The New York Times'ın kitap için söylediği "Kahkahalarla Güldürüyor" cümlesini yapıştırmış. Ben kahkaha atmadım, gülümsemişimdir bir yerlerde belki ama kitabın kahkaha attırma gibi bir özelliği yok. Kara mizah olarak bilinse de daha çok büyülü gerçeklik tarzına giriyor, ki en sevdiğim edebi akımlardan biridir. Gerçekle fantezinin arasındaki çizginin ya da aslında ne olduklarının, okurken benim için hiç anlamı yok. Önemli olan hissettirdiği ve Keret hissettirmiş, aforizmalar yaratacak kadar, derinlere inmiş. Hayranlık uyandırıcı bir hayal gücü ve sade bir anlatım. 
Hikayeler arasında beni en çok etkileyeni "Borular" isimli olanı. O yüzden alıntımı onun içinden yapacağım; belki bu sefer daha uzun ama kısaltmaya kıyamadım, kaybolacağımız köşelerimizi icat edebilmek dileğiyle ;

"Şimdi bir meleğim galiba. Yani kanatlarım var, başımın üzerinde de bir hale. Benim gibi yüzlerce insan var burada. İlk geldiğimde herkes yere çömelmiş benim bir kaç hafta önce boruya yuvarladığım misketlerle oynuyordu.
Cennet'in hayatlarını iyilik yapmaya adamışların yeri olduğunu sanırdım, ama öyle değilmiş. Tanrı böyle bir karar vermeyecek kadar merhametli ve müşfik. Cennet dünyada gerçekten mutlu olamayanların yeri. Bana buraya kendilerini öldürerek gelenlerin hayatlarını tekrar yaşamaları için dünyaya geri gönderildiklerini söylediler, çünkü ilk seferinden hoşnut kalmamaları ikinci seferinde uyum sağlayamayacakları anlamına gelmiyor. Ama gerçekten uyum sağlayamayanların sonunda geldikleri yer burası. Hepsi değişik yollardan gelmişler cennete. 
Buraya Bermuda Şeytan Üçgeni'nin belli bir noktasında uçağa takla attırarak gelen pilotlar var. Mutfaklarındaki dolaplara girerek gelen ev kadınları var. Sırf içlerine girip buraya gelmek için uzayda topolojik bükülümler keşfeden matematikçiler var. Şayet orada çok mutsuzsanız ve birileri size ciddi bir algı sorununuz olduğunu söylüyorsa, buraya gelmek için kendi yolunuzu bulmak zorundasınız. Bulursanız lütfen bir deste iskambil kağıdı getirin, çünkü misketten gına geldi."

6 Aralık 2012 Perşembe

TAŞIDIKLARI ŞEYLER

"Taşıdıkları Şeyler", bir Vietnam gazisinin, Tim O'Brien'ın yazdığı savaş romanlarından birisi. Böyle duyunca kulağa ne kadar da klişe geliyor. Ama bu kitabın içindekiler klişe kelimesinin yanından bile geçmiyor.
Yazar kitaba muhteşem bir giriş yapıyor, somut olarak taşıdıkları şeylerle başlıyor ( silahları, mühimmatları, özel eşyaları, yiyecekleri, ilaçları, hatıraları, çok uzun bir liste...) soyut şeylerle devam ediyor, gittikçe derine inen bir soyutluk. Yazar savaşta kendisinin ve arkadaşlarının yaşadıklarını, kurgusal hikayelerle harmanlayıp sunuyor. İlk başta gerçek bir hikaye olarak okumaya başladığınız romanda, bir yerden sonra gerçekle kurgulanmış oranın arasındaki çizgi tamamen siliniyor. İşte bu noktada tam bir savaş hikayesi. Yazar da sürekli buna gönderme yapıyor;
"Savaşta belirlilik duygusunu, dolayısıyla hakikat duygusunu yitirirsin, bu yüzden gerçek bir savaş hikayesinde hiçbir şeyin tam olarak doğru olmadığı rahatlıkla söylenebilir."

Tim O'Brien müthiş bir betimleme ustası. Öyle ki; sizi olduğunuz yerden koparıp, Vietnam'a çatışmanın tam ortasına atıveriyor. Bu kitabı okumak bir film izlemekten farksız. Her şey gözünüzün önünde. Yağan yağmurun sesini, alevlerin sıcaklığını, bataklığın kokusunu duyabiliyorsunuz. Bundan daha önemlisi, yazarın hissettiğini (ki aslında yazarın mı, yoksa yaratılan kahramanın mı hissettiğidir muamma) hissedebiliyorsunuz. Tiksintisi ile tiksinti, şokuyla şok, korkusuyla korku, öfkesiyle öfke duyuyorsunuz. Kitabın genel kurgusu da bu açıdan çok başarılı. Kitabın içindeki bölümler tam içine girdiğiniz ruh haline uygun olarak devam ediyor.

Kitabı benim için en etkileyici kılan yönlerinden birisi de, bu savaş romanı içerisinde sadece savaşa değil, ölüme, hayata, korkuya, ümide, intikam duygusuna, aşka, sıradanlığa, depresyona,  hırslara  felsefi yönden bakabileceğiniz bir nokta bulabiliyorsunuz..

Tim O'Brien, savaştan görevini tamamlayarak kurtulmayı başarmış ve Harvard üniversitesinde eğitimine devam etmiş. Kitapta kendi açıklamasına göre, onu yaşadığı anıların girdabından kurtaran şey, yazmak, böylece yaşadıklarını kendinden ayırmak, somutlaştırmak olmuş. bu sayede sivil hayata çok kolay uyum sağlayabilmiş. "Taşıdıkları Şeyler" "New York Times Yüzyılın Kitapları" listesine girmeyi başarmış. Sonuna kadar da hak ediyor. Kitap "Siren Yayınları"ndan çıkmış ki; Siren yayınları son zamanlarda en güvendiğim ve en beğendiğim kitaplara imza atan yayınevi. Ve bu kitabın bu kadar akıcı olmasının mimarlarından birinin de çevirmeni Avi Pardo olduğunu düşünüyorum. Çevirdiği kitaplara imzasını atıyor, sanki tekrardan yazıyor.
Sonuç olarak "Taşıdıkları Şeyler" okuduklarım arasında akılda kalacak romanların arasına girmeyi başardı.

"Serttiler.
Ölebilecek adamların bütün duygusal yükünü taşırlardı. Elem, dehşet, sevgi, özlem - soyut şeylerdi bunlar, fakat soyut şeylerin de somut bir ağırlığı vardı. Utanç verici anılar taşırlardı. Zor zaptedilen korkaklıklarının ortak sırrını taşırlardı, kaçma veya donup kalma ya da gizlenme içgüdüsü ve pek çok açıdan yüklerin en ağırıydı bu, çünkü hiçbir zaman sırtından indiremezdin, mükemmel bir denge ve duruş gerektirirdi. Onurlarını taşırlardı. Bir askerin en büyük utancını taşırlardı, yüz kızarıklığını. Öldürür ve ölülerdi. Çünkü bunu yapmasalar utanırlardı. Savaşta bu yüzden vardılardı zaten, olumlu hiçbir şey yoktu, ne düş, ne görkem, ne de onur; onursuzluğun yüz kızarıklığı olmasın yeter ki. Utançtan ölmemek için ölürlerdi."

15 Mayıs 2011 Pazar

Kaybolan

Ufuk bir yandan çizilirken, diğer yandan kayboluyor. Batıya giderken doğuyu kaybedip batının sonunda doğuyu yeniden buluyoruz. Hiçbirşeyi kaybedemiyoruz. Sonsuz bir dairenin içinde tüm kaybolanlar.

Kaybolan, bir kitap, kitabın içinde bir kağıt, kağıdın üzerinde bir not, notu yazan bir dost.

Kaybolan, önce özgürlük, sonra onur, ardından bir ömür.

Kaybolan, yuvadaki sıcaklık, sonra aşk, toprağa verilen bir arkadaş.

Kaybolan, önce hırs, ardından neşe, yavaş yavaş sönen öfke.

Kaybolan, önce masallar, sonra melekler, sonra şeytan en son tanrı.

Kaybolan, her ne ise, iz bırakacak bir diğerinde.

"Kaybolan" Catherine O'Flynn'ın ilk romanı.

 Bir kız çocuğunun hikayesinin gölgesinde, bir alışveriş merkezinde, birbilerine dokunan, tutunan, birbirlerini koparan, yansıtan insanların romanı. Modernizm ikonu alışveriş merkezi, kaotik bir aynalar evreni. Kimi zaman gerçeği olduğu gibi yansıtırken, çoğu zaman çarpıtan, yanıltan karanlık bir dünya.

Herşeyi not etmeli, hiç bir şeyi gözden kaçırmadan kaydetmeli.

Ve "Kaybolan" dan Kimliği Belirsiz Güvenlik Görevlisinden bir alıntı:

" Gözleriniz kalabalık üzerinde gezinirken belli kişilere takılır. Belki altın, çingene küpeleri takmış, parlak yüzlü bir kıza. Belki koyu renk peruklu yaşlı bir hanıma. Radyo düğmesini gelişigüzel çevirip kanal iğnesinin nerede durduğunu görmek gibi bir şeydir.

   Yüzler arasındaki bu yüzler... Ne işleri var Green Oaks'da? Yeni gömlekler alan yalnız adam. Pazar gününü atlatmaya çalışan mutsuz çift. Herhangi birinin dikkatini çekmeye çalışan kadın. Kalabalık günlerde, havada süzülerek tavana takılıp kalan balonlar gibi dört yüz bin farklı hikaye.

   Green Oaks, tuğla ve harçtan fazlasıdır, bunu hep biliyordum ben.  Sesler birbirine karışır ve mekana kendi sesini verir. Kimse farkına varmaz ama herkes duyar. Onları buraya getiren budur işte: Alçak düzeydeki statik hışırtısı. Doğru frekansa ayarlayabilseydiniz içine girebilir ve hepsini birden duyabilirdiniz. Green Oaks'da ne bulmayı umduklarını duyardınız. Green Oaks'ın onlara nasıl yardım ettiğini... Bana kalırsa Green Oaks her birine yardım edebilir. Bence o bütün sesleri duyuyor."

10 Ocak 2011 Pazartesi

Trainspotting

İnsanoğlunun hüznü, seçim yapabilmesi ile başlar der sanat felsefesi.
Seçimler keşkelere, keşkeler pişmanlıklara dönüşür. Hangisini seçerseniz seçin seçmediğiniz de yer eder aklınızda. Geride isteyerek bıraktıklarınız bile takılır peşinize.

Modern dünyada ise, seçimler bizim olmaktan çok uzaktır. Aklımızın bile bizim olduğu şüpheliyken seçimlerimize nasıl güvenebiliriz?
İçinde yaşadığımız gezegenin üzerine, insanoğlunun yarattığı evren, tüm hayatımızı şekillendirdiği gibi, seçimlerimizin de karar organıdır. Nasıl yaşamamız, nerede oturmamız, neler yapmamız, neye inanmamız gerektiği bizim için çok önceden belirlenmiştir. Biz sadece bize sunulan alternatiflerden birini tercih edebilme lüksüne sahibiz. Sunulmayan alternatifler modern dünya için yok demektir.

Ve Trainspotting bu noktada bir reddediş romanıdır. Öğretilen ve dayatılan alternatifleri reddenlerin hikayesi. Seçmemeyi seçerek, kendi hayatlarını kendi çizmek isteyenlerin hikayesi.

Size sunulan ve yazılan hayatı reddettiğinizde, o hayat da sizi reddeder. Bedenin işine yaramayan maddeleri atması gibi, sistem de sizi içinden atar. Reddeden sizken, reddedilen konumunda, dışlanmışlığın boşluğunda salınmaya başlarsınız. Tutunabileceğiniz her dal çoktan kesilip fırlatılmıştır. Ve yine sistemin sizin için hazırladığı, sizi uyutacak, susturacak, unutturacak çöplüğünde yuvarlanmaya mahkum olursunuz. Dahil olmak istemediğiniz dünya, size kendi hazırladığı hurdalığında uygun bir yer bulacaktır.

Ve işte bu noktada da Trainspotting, bir reddediliş romanıdır. Sistemin alt kültür olarak adlandırdığı ve nimetlerinden dışladığı, cankilerin, alkoliklerin, AIDS'lilerin, şiddete bulaşmışların, öğütüp kustuğu insanların hayatlarının hikayesidir.

Trainspotting, İngiltere-Orange Kurgu Ödülleri’nin organizatörleri  tarafından yapılan ankette belirlenen mutlaka okunması gereken  “50 Çağdaş Roman” listesinde dünya edebiyatının önemli eserlerinden biridir. Kitapta kahramanların kendi ağızlarından yazılan hikayeler onların hayata bakış açılarını daha iyi vurgulaması yönünden önemlidir. Irwine Welsh’in kitabını aksanlı yazmış olması,yaşanan psikolojiyi anlatabilecek tarzda tekrarlara,yarıda kesilen cümlelere yer vermesi okuyucunun yaşadığı özdeşleşmeyi kuvvetlendirmiştir.

Trainspotting; İşsiz Glasgow’lu gençlerin Merkez istasyonuna giren trenlerin numaraları üzerine birasına oynadıkları küçük bir kumar.  
Trainspotting hayatın klişelerinden kaçan insanların bunun verdiği can sıkıntısına katlanabilmek için seçtikleri, dışarıdan anlamsız görünen yollara bir simge olarak seçilmiştir. 
Kitapta Trainspotting kavramı Begbie ve Renton’ın Merkez istasyonda Begbie’nin ayyaş babasıyla karşılaştığı ve babasının onu tanımadığı sahnede geçmektedir.

Tranispotting 1996'da Danny Boyle tarafında filme alındı ve kitabı kadar, hatta daha da fazla ilgi çekti. Başarılı edebiyat uyarlamaları arasında yerini aldı.
Trainspotting'in bir devam kitabı bulunmakta.; "Porno". En az Trainspotting kadar başarılı. Danny Boyle tarafından sinemaya uyarlanacağı haberleri geldiyse de kadronun kurulamaması nedeniyle askıya alındı. En son Türkiye'de yasaklanıp, yayımcısı Stüdyo İmge ceza almıştı. Sanırım maalesef hala yasaklı olmalı ki, satış dışı romanlar arasında. Bize Trainspotting'i de ilk getiren Stüdyo İmge'ydi. Şuan Siren yayınları tarafından yayımlanmakta.

Ve başkahraman Renton'dan;

" Ben hayatı seçmemeyi seçtim. Başka birşeyi seçtim. Nedeni mi, hiçbir nedeni yok. Aklın varsa nedene ne gerek var ki?"


10 Kasım 2010 Çarşamba

Gazze Blues

Gazze Blues; İsrail'li yazar Etgar Keret ve Filistinli yazar Samir El-Youssef'un öykülerinden oluşan bir kitap. İkisi barış için bir adım atmak adına Gazze Blues'u yayına sokmuşlar. Kitabın içeriğinin mesaj verme gibi bir kaygısı yok, tüm mesaj bu iki yazarın aynı kitap kapağında isimlerinin altalta yazması. Kitap bu sebepten mi bilinmez bir lokmalık. Sanki yazarlar ne yazacaklarını bilememişler de bu proje aceleye gelmiş de öyle birden sunulmuş kitap piyasaya.
Kitabın ilk yarısını Etgar Keret'ın sürreal kokulu öyküleri oluşturuyor. İlk defa okudum ve gerçekten beğendim Keret'ın tarzını, mütevazi ama şaşırtıcı, güldüren ama acıtıcı değişik bir tarzı var. Özellikle "Şoşi" hikayelerini çok sevdim.
Kitabın ikinci yarısını Samir El-Youssef'un "Canavarın Susadığı Gün" isimli hikayesi oluşturuyor. Muhtemelen kendi hayatından esinlenerek yazdığı hikaye Lübnan'da Filistin mülteci kampında geçiyor.El-Youssef'un çok akıcı ve hikayeye bağlayıcı bir tarzı var.

İki yazar arasındaki fark ilk olarak şekilde ortaya çıkıyor. Keret'ın kısa hikayeleri ve El-Youssef'un tek bir uzun hikayesi. İçeriğe döndüğümüzde Keret'ın sürrealist tarzı, El-Youssef'un kurgu tabanlı realist tarzından ayrılıyor.

Ortak yanları ise, aynı topraklarda yaşayan, birbirine düşman olan iki kültürün çocukları olmaları. Ortadoğunun kaotik evreni ikisini de ulusal kimliklerinden bağımsızlaşmaya, siyasetten uzak, bireysel bir anlam aramaya itmiş.
Acının sıkılmaya dönüştüğü anda, edebiyatın, müziğin savaşın sesini bastırdığı anda; Gazze'de blues.
Gazze Blues.

Ve Keret'ın Şoşi'sinden bir bölüm:

    "Kimseyi göremedim önce, kum tepeciklerin arkasındaki telsiz antenleri dışında. Ama onların aslında telsiz anteni olmadıklarını keşfetmem çok uzun sürmedi. Kum tepeciklerinden birinin arkasından kuyruğu telsiz antenini andıran bir tavşan çıktı. Elinde dumanı tüten bir kalaşnikov vardı. 'Çuvalladık arkadaşlar, İsrail'li bunlar.' diye bağırdı. Üç tavşan daha çıktı tepeceğin arkasından, cipe atlayıp uzaklaştılar.
     'İnanmıyorum' diye fısıldadı Tziyyon , 'konuşan bir tavşan'
     Sığınağımıza döndük. Tziyyon, Şoşi'yi hafifçe dürttü. 'Şoşi, sana yalancı dediğim için beni bağışla. Gerçekten varmış öyle tavşanlar. Seni öldürdüğüm için de...'
     'Boşver dedi,' Şoşi, 'Hepimiz stres altındaydık.'
     Meir titremeye devam etti.

20 Ağustos 2010 Cuma

Bunny Munro'nun Ölümü

Nick Cave yazmış, Avi Pardo çevirmiş, Siren yayınlamış.

Okumadan geçmek hiç mümkün olmuyor. Fazla ayrıntıya girmeden biraz öyküden bahsedelim.
Bunny Munro, seks ve alkol bağımlısı bir adam. Kendi hayatının, kendisinin farkında değil. Dürtülerini engelleyemiyor ve vicdanının sesini kısmış. Yaptıklarının kötü olduğunu ve sonuçlarının olacağını mantık düzleminde hesaplayamıyor fakat, vicdanı gizliden gizliye kötü bir şeyler olacağı konusunda onu uyarıyor. Bir oğlu var, Bunny Junior, kendi profilinin tam zıddını resmeden. Oğlunun sorumluluğunu alması gerekirken daha çok kendi sorumluluğunu ona yüklüyor. Bir de şeytan kılığıyla dolaşıp, kadınlara saldıran bir sapık dolaşıyor ortalıkta. Bunny'nin yüzleşmek zorunda kalacağı aynası.

"Bunny Munro'nun Ölümü" aforizmalarla süslü, mesajı doğrudan veren bir eser değil. Mesaj, hikayenin içinde saklı. Yazarının Nick Cave olması romanı bir başyapıt yapmaya yetmiyor ne yazık ki. Hikaye fazla yaratıcı değil, bir edebi eser tadı vermiyor. Senaryo diliyle yazılmış, anlatıcı tamamen edilgen durumda. Bu dil yorumu kısıtlamakla birlikte, anlatımda akıcılık sağlamış. Kurgu çok başarılı, ritim iyi tutturulmuş.

Sonuç olarak Bunny Munro'nun ölümü, çok derin olmamakla birlikte, çok sarsıcı bir yer altı edebiyatı örneği. Etkileyici bir dram, Bunny Munro'nun değil, Bunny Junior'ın dramı.

Ve Bunny Junior için bir bölüm:

"Bunny Junior basamakları bir solukta tırmanıp katil zombilere dokunmamaya gayret ederek kordon boyunca yürür. Kolları kıllı ve kaslı büfecinin önünden geçer, çocuk yiyicilerin iş kovaladıkları yaya geçidini kateder ve bok lekeli sarı Punto'yu gördüğünde büyük bir rahatlama hisseder, ait olduğu yere dönmüş gibi. Kapıyı açar ve yolcu koltuğuna oturur. Ayakları o çılgın dansı yapar; yüreği bir örs kadar, bir çapa kadar, ölüm kadar ağır. Kapının kilit düğmesine basar, başını pencereye yaslayıp gözlerini kısar ve eskiden annesinin bazen nasıl tırlattığını hatırlar -  onun babasının gömleklerini koklayıp yatak odasında yerlere fırlatırken ya da yüzünü kırmızı rujla boyamış halde mutfakta yerde ağlarken gördüğünde mesela. Fakat babasının deyimiyle 'akli dengesi' yerinde olmasa bile her zaman güzel kokardı ve yumuşacıktı."








17 Ağustos 2010 Salı

Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser


Yılın En İyi Kitabı - San Francisco Chronicle

Yılın En İyi Kitabı - Los Angeles Times

Yılın En İyi Kitabı - Time Dergisi

Eleştirmenlerin Favorisi - Washington Post Book World 

ve

New York Times Best Seller Listesinde 1 Numara!

Siren Yayınları "Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser" kitabını işte bu etiketlerle piyasaya sürdü. Etiketler, bir generalin omuzundaki yıldızlar gibi parlıyorlar kitabın ön ve arka kapağında. Olumlu ön yargıya neden olduğundan pek sıcak bakmadım ve benim için çok da önem teşkil etmedi açıkçası. Ama şu kitabın ön kapağındaki "New York Times Best Seller #1" yazısı beni kıllandırmadı değil. Çünkü son dönem Amerikan edebiyatını fazla aydınlık bulmuyorum. Hatta bunu daha da ileriye götürerek Amerikan edebiyatının dünya edebiyatına yarardan çok zarar getirdiğini düşünüyorum. Amerikan edebiyatının üslupta doğallık ve akıcılık adı altında getirdiği yenilikleri ben daha çok yüzeysellik ve anlamda daralma olarak görüyorum. Her neyse gelelim eserimize.


"Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser'in yazarı Dave Eggers, dergiciliği ve senaristliğiyle de Amerika'da tanınan bir isim.  Bu kitabında, samimi bir dille kendi yaşam öyküsünden  yola çıkarak insanoğlunun hayatına dair şüphelerini, kaygılarını anlatmaya çalışıyor. Başarılı olabiliyor mu diye sorarsanız; evet, yazarla özdeşim kurabiliyorsunuz. Ama gözünüzde canlanan genç bir dahinin hayatla ilgili yarattığı olasılıkların kaosunda boğulması değil, on yaşında bir çocuğun sayıklamaları. Asla bir dahinin ya da yaratıcı bir beynin içinde gibi hissetmiyorsunuz. Daha çok yolunu şaşırmış ve kendini inandırmak istediği bir evrene hapsetmiş genç bir adamın, sizi inandıramayacağını bile bile ikna çabaları gibi.

Kitap hızla akıyor ve size düşünecek pek fazla zaman bırakmıyor. Çünkü tüm olasılıklar önünüzde, hiç yorulmuyorsunuz. Betimleme fazla yok, mekanları gözümüzde canlandırmamıza yardımcı olacak farklı bir tarz denemek amacıyla, yazar krokilere yer vermiş ve bu kesinlikle çok itici bir yöntem olmuş. Edebiyatın gücü kelimelerden gelir, kelimeler en olağanüstü ortamları bile gözümüzde canlandırmamızı sağlayabilecekken, bir evin krokisini kullanmak yenilikçi ve farklı bir üslup gibi görünse de, bence ucuz bir yaklaşım.

Popüler kültürü eleştirmeye çalışırken popüler kültürün içine o kadar çok gömülmüş ki eser, belki kendisi bile farkında olmadan popüler kültürü yüceltiyor.
Ve hikayenin içinde Toph'un da dediği gibi;
"Mesajınız sizin de ondan farksız olduğunuz."
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...